15 Mayıs 2017 Pazartesi

7. Bölüm

Yine iğrenç bir kabus sonrası kasvetli bir güne başlamıştı. Kalabalık sokaklarda telefonuna bakarak yol bulmaya çalışıyordu. Gecenin bir yarısı çığlıklarına koşan anne ve babasını teskin etmek kolay olmamıştı tabi. Davayı bırakması için yalvarmıştı annesi. Bırakmak... Keşke o kadar kolay olsa. Çocuk oyuncağı mı bu canım. Başlamıştı bir kere ve sonuna kadar götürecekti. İlk iş olarak şu taksiciyi bulması gerekiyordu. Telefon uygulamasına göre taksi durağına çok yakın olmalıydı. Kafasını telefondan kaldırır kaldırmaz levhayı gördü. Telefonunu cebine sokarak iyice yaklaştı. Durağın kapısının önünde tavla oynamakta olan neşeli grupta tanıdık olan taksiciye doğru giderek selam verdi.
"Merhaba, beni hatırladınız mı? Dün taksiye binmiştim..." Hiç hatırlıyor gibi bakmayınca kendini tanıtmaya devam etti. "Hani, avukatım, demiştim. Karakoldan almıştınız beni."
"Hah! Şimdi çıkardım. Hayırdır cüzdan falan mı düşürdün Ağabey?" Dün bütün soyunu sopunu anlatan adamın bugün hiçbir şeyden haberi yokmuşçasına davranmasına akıl erdiremiyordu.
"Yok. Çiğdem Duman davasıyla ilgili çalışıyorum demiştim, de siz de duraktaki bir arkadaşın gördüğünden falan bahsetmiştiniz. O arkadaşla görüşecektim ben." durakta avukat, dava ve Çiğdem Duman kelimeleri duyulunca insanlar tavladan kafayı kaldırıp ilgiyle dinlemeye başladılar..
"Bir yanlışın olmasın ağabey? Hiç öyle bir şey söylediğimi hatırlamıyorum ben." Adam muhbir konumuna düşmüş soğuk terler döküyordu şu anda. Cihan lafa çok yanlış bir yerden girdiğini fark etti. Bir hikaye uydurması gerekiyordu.
"Ben çok yanlış anlattım kendimi. Şimdi ben dün bu kaybolma olayıyla ilgili sorguya çağrıldım karakola. İzmir'deydim bir iş için. Telefonun şarjı bitmiş aksilik. Aynı anda hem Çiğdem Hanım'a hem bana ulaşılamayınca şüphelenmiş polis. Delil bulamayıp beni salıverdiler şimdilik ama kadını bulamazlarsa yine gelecekler. Dün de bu arkadaşın taksisine bindim. Hani Allah çıkardı karşıma derler ya. Muhabbet muhabbeti açtı. Laf döndü dolaştı Çiğdem Duman'a geldi. Arkadaş da dedi ki; bizim duraktan bir arkadaş ona benzeyen birini görmüş geçen gece. Nasıl sevindim... Dedim, yarın gelip o arkadaşla tanışsam olur mu, diye. Ben konuşurum, dedi. Unuttu herhalde..." Normalde hiç yalan söylemeyi beceremezdi.
"Birader ben gördüm kadını! Ne için lazım?" kendi yaşlarında saçları erken ağarmış bir adamdı bu.
"Kenan ağabey, kusura bakma. Ben unutmuşum sana söylemeyi..." dedi diğer taksici mahcup bir tavırla.
"Tamam Fikri, önemli değil. arkadaşa yardımımız dokunur belki."
"Polise gitmediniz değil mi?"
"Yok birader gitmedik. Sürekli direksiyon sallıyoruz. Çok emin de değildim o olduğuna. Dedim, devletin polisini meşgul etmeyelim."
"Bu gibi vakalarda önemlidir tanık ifadeleri aslında. Gördüğünüz yeri bana tarif edebilirseniz bir bakmak istiyorum."
"Atla, gidelim birader. Taksimetreyi açarım ama."
"Tamam, daha iyi olur. Çok teşekkür ederim."

Balat'a nihayet geldiklerinde, Kenan gördüğü yerden tam emin olamamıştı. Aynı yerden dört kere geçtikten sonra nihayet taksiyi durdurup parasını aldı. Cihan teşekkür ederek araçtan indi. Buraları biliyordu. Davayı ilk aldığında da buralarda dolaşmıştı. Kafasını sağa doğru çevirdiğinde on yıl önceki metruk evin yerinde yükselen apartmanı görebiliyordu. Eski halini sadece fotoğraflarından biliyordu ama yeni hali de koyu kırmızı boyası ve ahşap görünümlü kaplamasıyla en az diğeri kadar iç karartıcıydı.
Apartmanın girişine kadar gidip zillerde tanıdık bir isim aradı. 'Veysel Öz' yazan zile basıp bekledi. İkinci çalışında diyafondan avukat Veysel'in "Kim o?" diyen sesi geldi. "Benim Cihan. Avukat..." Başka soru sorulmadan kapı açıldı. İçeri girerken annesinin son dayatması olan konum gönderme işlemini yaptı telefonundan. İçeri girer girmez ışıklar yandı ama sanki çok da fark etmemişti. Her yer siyah kaplıydı. Kendisini oraya getiren taksi tesadüfünü düşündü. Sanki birisi özellikle göndermişti o taksiyi oraya. Asansörü çağırıp beklemeye başladı. Olay yeri fotoğrafları geldi gözünün önüne. 'Bu asansör Hüseyin Özmen'in cesedinin bulunduğu yerde olmalı' diye düşündü. Bodruma inen merdivenin olduğu yerde de Çiğdem Duman'ın saklandığı oda olacaktı. Uyurken gördüğü kabuslar yetmiyormuş gibi uyanıkken de gözünün önüne o korkunç fotoğrafları getiriyordu. Ne demişti Çiğdem Duman dün gece? Menajerine sorması gerekiyordu. Rüyaya kalsa polisin çoktan bulması gerekiyordu onu. İlk konuşulan adam Ferhat Alapınar'dı. Asansörün kapısı kapanırken tüyleri diken diken olmuştu Cihan'ın. Kabusta Çiğdem Duman'ın söylediği isim Ferhat Alapınar değil, Veysel Öz'dü...

2 Mayıs 2017 Salı

6. Bölüm

Sorgusu kısa sürmüştü. Çiğdem Duman'ı hiç görmemişti. Zaten İzmir'de olduğunu ispatlayabileceği şahidi vardı. Avukat olması da işlerin daha nazik ilerlemesini sağlamıştı. Ama yine de bitkindi. Bir önceki gece saatlerce uyumasına rağmen bitkindi. Halbuki uyandığında ne kadar zindeydi. Karakoldan çıkıp bir taksiye atladı. Taksiciye kısaca gideceği yeri söyledi bu kez sadece. Her seferinde nereden gitmesi gerektiğini de uzun uzadıya tarif ederdi. Bitkin kafasını cama dayayıp etrafı seyre koyuldu. Birbirine çarpmadan yürümeyi başarabilen makineleşmiş insan kalabalığına bakıp 'Bu şehir beni bitiriyor' diye geçirdi kafasından. Cep telefonunu almak için elini cebine attığında avucunun içinde bir sızı hissetti. Bir önceki günün toprak işleri avucunun su toplamasına sebep olmuştu. Gülümseyerek bakıyordu avucundaki baloncuklara. "Belki bir gün ben de..." diye yüksek sesle dile getirdi aklından geçenleri.
"Bir şey mi dedin ağabey?" diye üzerine alında taksici.
"Yok size demedim. Bir şey düşünüyordum da."
"Eyvallah. Çok da yorulmuş gibisin. Karakol işleri zordur." Karakol işleri deyince şüpheli bir şekilde baktı taksiciye Cihan. Rahatsız olduğunu fark edince açıklamak gereği duydu o da. "Yanlış anlama ağabey. Karakolun önünden aldım ya seni. Böyle bitkin de görünce dedim kesin ifade mifade bi'şeyden çıkmıştır. Ama alışık olmadığın da belli. Giyimin kuşamından belli okumuş adamsın. Bizim amcaoğlu her hafta karakolda..." Taksiye binmeyi bu yüzden sevmiyordu. Gideceği yere kadar susmadan anlatacaktı kesin. Ama Cihan dinlememeye kararlıydı. Adamın söylediklerini uğultu olarak duyuyor, arada tanıdık birkaç kelime algılıyor ama onları da kafasında birleştirip cümle haline getirmek istemiyordu. "Hırsızlık, esrarkeşler, tinerciler, İstanbul sokakları, kadınlarımız..." Ta ki bir isim duyana kadar. "Çiğdem Duman."
"Efendim?" bir anda dikkat kesilmişti taksicinin söylediklerine.
"Ya ağabey, sen de duydun değil mi? Kaçırmışlar kadını." boşuna kulak kesildiğini hissetti.
"Duydum. Kim bilir, kim kaçırdı kadını?"
"Benden duymuş olma da ağabey, kendisi ortadan kaybolmuş, diyorlar."
"Kim diyor bunu?"
"Bizim duraktan bir arkadaş görmüş geçen kırmızı ışıkta. 'O mu değil mi, emin olamadım ama sonra televizyonda arabasını gösterdiler. Kesin oydu.' dedi." her ortadan kaybolan insanın arkasından yüzlerce yalancı tanık çıktığını bilirdi Cihan.
"Nerede görmüş peki?"
"Balat'ta görmüş ağabey." Şimdi işler ilginç bir hal almaya başlamıştı.
"Balat mı?"
"Yani karı Moda'da oturuyor ne işi olur İstanbul'un öte ucunda?"
"Arkadaş polise gidip ifade vermiş mi peki?"
"Yok ağabey bize söyledi öyle laf arasında. İnanılmaz o puştun lafına zaten. Yalandır yani." Polis lafı duyunca geri adım atmıştı adam. Güven kazanmak için kendi hikayesini anlatması gerekiyordu.
"Yanlış anlamayın tesadüf ben de o kadın yüzünden ifade vermeye gittim karakola."
"Yapma ağabey ya? Hayırdır tanıdık falan mı?"
"Yok! Nereden tanıyayım? Ben avukatım. Bir davamda adı geçiyormuş diye apar topar çağırdılar. Sabah İzmir'deydim. Oradan çıktım geldim bu yüzden."
"Bak sen şu Allah'ın işine ya. Yani sen, bu Kenan'ın dediği doğru mudur, diyorsun ağabey?"
"Görmüşse bilgi vermesinde fayda var. Bir de ben konuşayım şu arkadaşla yarın. Neredeydi sizin durak?"
"Karakolun bir arka sokağındayız biz ağabey. Ben bir konuşayım da elemanla önce. Korkmasın."
"Siz beni şu ileride bırakırsanız sevinirim. Borcumuz ne kadar?"
Anahtarı çevirip eve girdiğinde oturma odasında dar bir açıdan kapıyı görebilecek tek sandalyeye oturmuş olan annesini fark etti. Sanki onu beklemiyormuş gibi davranmaya çalışıyordu. Gönlünü alması gerektiğinin farkındaydı. "Annelerin sultanı! Ben geldim!"
"Hoşgeldin." Alışılmadık derecede soğuk bir 'hoşgeldin'di bu.
"Bak sana İzmir'den parfüm aldım!" cebinden hava alanında uçak beklerken aldığı kutuyu çıkardı. Eşyalarının geri kalanını ofise bırakmış oradan karakola geçmişti.
"İzmir'in parfümü mü meşhurmuş? Buradan alırdım ben onu."
"Canım annem! hadi öp de barışalım." Diye sarılınca yelkenler suya inmişti nihayet. Bir gülücük koparmıştı.
"Dur sırnaşma. Sen hem anneye bağır telefonda hem de bu kadar kolay affetsin seni öyle mi?"
"Evet. Çünkü benim annem bir tane!"
"Oğlum geldiğinden beri anneye sarılıyorsun! Bizim canımız yok mu?" diye babası girdi bu sefer de araya.
"Sen dur bakalım. Onu dokuz ay ben taşıdım. Tabi ki bana sarılacak!"
"İyi, bir şey demedik. Sen ne yaptın karakolda?"
"İfademi aldılar o kadar."
"Kadıncağızı bulabilmişler mi bari?"
"Hayır babacığım. Ama bugün ilginç bir ipucu yakaladım belki ben bulurum polislerden önce."
"Hadi git duşunu al gel de anlat şu hikayeyi. Merak ettim."
"Baba çok yoruldum. Hemen uyuyacağım."
"Ne kadar uyumak bu böyle. Dün de uyumuşsun zaten. Bana bak İlaç mı kullanıyorsun sen? Bir şeye mi başladın? Doğru söyle!"
"Hayır anneciğim! Nereden çıkartıyorsun bunları. Biraz yorulmuşum hepsi bu."
Duşunu alıp yatağına yatarken her zaman yaptığı gibi müzikçalarının kulaklığını kulağına takarak uyumayı bekledi.
Rüyasında kendini lüks bir evin salonunda buldu. Yanında annesi ve babası vardı. Karşısında ise daha önce hiç görmediği yaşlı bir adam ve ondan daha yaşlı bir kadın oturuyordu. "Efendim, kahvelerimiz de geldi" dedi yaşlı adam sevinerek. Allah'ım düşündüğüm şey olmasın, diye düşünürken kafasını çevirince elinde bir tepsi kahveyle bir kızın girdiğini gördü. Kızın kim olduğunu gördüğünde şaşkınlıktan uyanacaktı. Çiğdem Duman'ın ta kendisiydi.
"Anne bizim burada ne işimiz var diye sordu fısıltıyla."
"Evladım sürekli bu kadını arayıp durmuyor muydun? Biz de ailesinden istemeye geldik." Bu şimdiye kadar gördüğü kabusların içinde mizah seviyesi en düşük olanı olmalıydı.
"Anne ben evlenmek için mi arıyorum bu kadını?"
"Ne fark eder evladım. Biz alalım sen ne istersen onu yaparsın. Hem ben seviyorum Çiğdem kızımı. Severek izliyorum kızım her gün." Çiğdem de annesinin iltifatlarına karşı gülümsüyordu.
"Anneciğim ne alakası var. Hem bu kadın benden kaç yaş büyük."
"Küçük olanları da istemedin çocuğum, ne yapalım?"
"Oğlumuz ne iş yaparlar?" diye sordu Çiğdem'in babaannesi olduğunu düşündüğü kadın.
"Oğlumuz avukat efendim. Kendi ofisi var. İşleri de çok iyi maşallah." dedi babası. O ise bu durumdan keyif almaya bile başlamıştı. Uyanmalı mı yoksa bu parodiyi yaşamalı mı bilemiyordu.
"Maşallah efendim maşallah." dedi herkes bir ağızdan. Kahvesinden bir yudum aldığında bütün detayların yerli yerinde olduğunu bir kez daha idrak etti. Kahve tuzluydu ve Çiğdem Duman kendisine bakıp kıkırdıyordu.
"Ben izninizi rica edeyim bir lavaboyu kullansam." diye ayaklandı Cihan.
"Tabi evladım. Çiğdem kızım delikanlıya lavaboyu gösteriver."
Salon kapısından çıkar çıkmaz aradığı fırsatı bulmuştu. "Sizinle dava ile ilgili konuşmam gerekiyordu Çiğdem Hanım." deyiverdi.
"Biliyorum ama bunun için öncelikle beni bulmanız gerekiyor."
"Nasıl bulabilirim peki sizi?"
"Veysel Öz'e bir sorabilirsiniz. Menajerim olur kendisi."
"Menajerinize defalarca sordum. Geri dönüş alamadım." dedi umutsuzlukla.
"Bir daha sorun öyleyse." dedi gülümseyerek. "Şimdilik gitmem lazım kusura bakmayın." deyip holün sonundaki balkondan aşağı atladı.
Cihan peşinden koştu ama yetişemedi. Aşağıya baktığında sekiz kat aşağıda Çiğdem'in arabasının kapısını açarak içine bindiğini gördü. O yaptıysa ben de yapabilirim, düşüncesi geçti kafasından. Ve kendini balkondan boşluğa bıraktı.
Kendine geldiğinde kulağında müthiş bir çınlama vardı. Vücudu yara bere içindeydi ama kırık hissetmiyordu. Kafasını kaldırıp etrafa baktığında mizansenin tamamen değiştiğini fark etti. Etraf toz duman içerisindeydi. Yerde bir çok ceset vardı. Ayakta kalanlar var güçleriyle birbirlerine kılıç çalıyorlardı. Kendini uçaktaki rüyanın devamında bulmuştu. Ayağa kalktı. İstemsizce eline iki kılıç aldı. Biri uzun biri kısa iki kılıç. Uzun olanın kavisinin dışı keskindi, kısa olanın ise garip şekilde iç kısmı... O da kavgaya dahil oldu. Daha önce hiç kavgaya karışmamasına rağmen bir gladyatör gibi dövüşüyordu. Sanki o değil de bir başkası dövüşüyor, o sadece dövüşçünün gözlerinden seyrediyordu. Ya da bir ulvi güç onun bedenini ele geçirmiş onunla savaşıyordu. Etrafında onunla birlikte savaşan adamların da ondan bir farkı yoktu. Bir canavar ordusu gibiydiler. Fakat düşman, rüya sahibi olduğundan mıdır nedir, ona iltimas geçiyordu. Yandaşlarını acımasızca kesip biçerken, kesemediklerini tüfekle vurup indirirken ona karşı vahşi bir harekete girişmiyorlardı. Onu canlı ele geçirmeye uğraşıyorlardı.
Ayakta ondan başkası kalmadığında savaş daha çetin bir hale gelmişti. Etrafı tamamen sarılmış kıpırdayacak yeri kalmamıştı. Karşısına gelen düşmanları birbiri ardınca yere seriyordu sermesine ya hepsi ayağının dibine seriliyordu. Cesetlerin üzerinde hareket etmek oldukça zordu. Askerler sağdan soldan kement atıyor. Onları da savuşturup düşmanlarına galip geliyordu. Artık yorgunluktan dayanacak gücü kalmamıştı ama karşısındakiler de sabırlarının sınırındaydılar. Arada bir askerler "Kanı akmayacak!" diye birbirlerine hatırlatıyorlardı. Fakat manasını çözemiyordu. En sonunda birisi bu hatırlatmaya muhalefet edip bağırdı "Bu itin kanı akmayacak diye kaçımız ziyan olacağız! Gebertin gitsin!" Berikinin karşı çıkmasına fırsat kalmadan bir tüfek patladı. Sağ bacağında bir yanma hissetti ama yine de dövüşmeye devam ediyordu. Etmeliydi. Sol omzuna bir ağırlık çöktü sonra. Sol kolunu hissetmiyordu artık. Bir balta darbesiyle yerinden etmişlerdi. Artık kendini savunacak durumda değildi. Ölüyordu ama bu öfkeli kalabalık bunu umursamıyordu. Bedeninden geriye hiçbir şey kalmayana dek parçalamaya niyetliydiler.
Yine bir çığlıkla uyandı. Bu sefer yanında anne ve babası vardı. Korkudan gözlerini ona dikmiş bakıyorlardı.