21 Nisan 2017 Cuma

5. Bölüm

Gözlerini açtığında ortalık aydınlanmıştı. En son ne zaman bu kadar deliksiz bir uyku çekmişti hatırlamıyordu. Aralık pencereden içeri dolan kokuyla vücuduna yavaş yavaş bir enerjinin dolduğunu hissetti. Enerji bulutu bütün vücudunu dolaşıp midesinde toplanmıştı. Yataktan hiç çıkası yoktu ama açlığını bastırmak için bir şeyler yapması gerekiyordu. Ayağa kalktığında ev sahibinin sesini duydu. Kapıya doğru yaklaştıkça da netleşiyordu sesi. Telefonda birine emirler veriyordu. Yok... Onun normal konuşması böyleydi, buna alışmış olmalıydı. Merdivenlerden indiğinde Tekin'in bakışlarıyla karşılaştı. Artık algılayabiliyordu söylenenleri.
"Hah O da uyandı zaten! Ben seni arayacağım Hüseyin!" Telefonu kulağından indirdiğinde Cihan'ın günaydın demesine aldırış bile etmedi. "Lan sen nasıl bir insan evladısın! Bir insan 16 saat uyuyabilir mi ya? Kaç kere geldim baktım, öldün mü, diye. İlaç mı kullanıyorsun?" 
16 saat! Cihan'ın kafasında şimşek çakmıştı. Şu dosyayı aldığından beri toplasan o kadar uyku uyumamıştı. Karşısındaki adamın şaşkın bakışlarından başka verecek cevabı olmadığını anlayan Tekin, eliyle boş vermiş bir işaret yapıp kafasıyla kendisini takip etmesini istedi. Kokuya bakılacak olursa sucuklu yumurta vardı. Bir ziyafet kendisini bekliyordu. 
"Yavaş lan! Boğulacaksın!"
"Kusura bakmayın, davayı aldığımdan beri doğru düzgün uyumamıştım. Şimdi de çok aç hissediyorum."
"Sen dün bir aile üyesinden bahsetmiştin. Hani seni Ömer Pehlivan'a yönlendiren. Kim o?"
"Fatma Teyze. Ömer Pehlivan'ın amcasının kızı oluyor. Fatma Teyze, Bizim eski komşumuz. Olaylar olduğunda komşuyduk hatta. Annemle iyi geçinirlerdi, hala da kopmadı bağları. Yalancı şahitlik olayı ortaya çıkınca bana getirdiler dosyayı. Sonuçta en önemli delil çürümüş oluyor."
"Bahçede bulunan izmarit delil değil mi yani?"
"Müvekkilim oradan geçtiğini inkar etmiyor ki zaten. Her hangi bir zamanda oraya atılmış olabilir sigara."
"Sen hiç merak etmedin mi niye sana getirdiler de daha tecrübeli bir adama gitmediler diye?" Bu sorusuna da gelen cevap içinde yumurtalı ekmek parçası görünecek şekilde açık kalmış bir ağız olmuştu Tekin'in. "Bak evladım. Bu Ömer itin uğursuzun tekiydi. Bunu tanıyanların bir tanesi dahi hapse girdiğine üzülmemiştir. Hatta ben sana şöyle söyleyeyim kendisi dahi üzülmemiştir hapse girdiğine. Çünkü bu herif zaten ayda bir kere hapse girerdi. Yağmurlu havalarda sırf yatacak yeri olsun diye adam döverdi. Nezarette geçirirdi geceyi. Ailesinden bir tane insan mahkemesine gelmedi herifin. Hatta şüpheli olduğu söylenince anası bütün özel eşyalarını polise vermiş. 'Oğlum bir de bunlara bakın bakalım belki bir iz bulursunuz.' diye. Anlatabiliyor muyum?"
"Yani Ömer Pehlivan'ın çıkmasını istemedikleri için mi bana getirdiler dosyayı? Bunu mu söylüyorsunuz?" dedi Cihan buruk bir ifadeyle.
"Aynen onu söylüyorum. Az önce Hüseyin Kalkan'la konuştum. Benim yerime dosyaya atanan ve olayı çözen kişi oydu. Bunların dedesinin bir arsası varmış. İstanbul'un ücra bir köşesinden almış herif 50 sene önce. Şimdi trilyon vermişler arsaya. Ömer'den de imza istemişler. Tek şartı bir avukat tutmaları olmuş. Baronun göndereceği avukata güvenmemiş. Ama kimse onun çıkmasını istemiyor."
"Beni neden tuttukları umrumda değil." Gözleri dolmuştu Cihan'ın. "Ben bir kanun adamıyım. Yetersiz delille müvekkilim yıllardır hapiste tutuluyor. Ben de elimden geleni yapıp onu çıkartacağım!"
"Ağlama tamam." dedi Tekin yeni çayını doldururken. "Çoluk çocuk teselli ediyoruz." diye de kendi kendine söylenmeyi ihmal etmedi. Çocuk yerine konmak en katlanamadığı şeydi Cihan'ın. O da buna karşılık vermek zorunda hissetti.
"Çocuk değilim ben! Hem siz kesin emin olmuş gibi konuşuyorsunuz Ömer Pehlivan'ın katil olduğuna. Gerçek suçlu şu an elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Sizin vicdanınız rahat mı yani bu konuda?"
"Peki gerçek suçlu Ömer Pehlivan ise ve sen onu çıkarttığında elini kolunu sallayarak dolaşacak ise ne yapacaksın?"
"Bunu bulmanın tek yolu gerçekleri ortaya çıkarmak. Ben şu an müvekkilimin suçsuzluğuna inanıyorum. Dediğim gibi onu çıkarmak için de elimden geleni yapacağım. 
"Elinden gelenlerin içinde Çiğdem Duman'ı kaçırmak da var mı peki?"
"Efendim!"
"Çiğdem Duman bugün programa çıkmamış. Her yerde arıyorlar ama bulamıyorlar kadını."
"Ne saçmalıyorsunuz? Benim konuyla nasıl bir ilgim olabilir?"
"Vallahi televizyonda kaçırılma olduğu ve bu yeniden hortlayan davayla ilgili olabileceği söylendi. Bir de Çiğdem hanımla sürekli olarak görüşmek isteyen ama randevu alamayan bir ısrarcı avukattan bahsettiler. Baş şüpheli oymuş. Hüseyin'le onu konuşuyorduk telefonda."
"Telefonum! Telefonum nerede?"
Cihan merdivenleri ikişer üçer çıkarak yattığı odaya gitti. Ahşap sandalyenin üzerine bıraktığı pantolonunun cebinden şarjı bitmiş telefonunu çıkardı. Çantasından alelacele aldığı şarj aletini takıp açılmasını seyretti bir süre. "178 okunmamış mesaj! Sizi arayıp ulaşamayan numaralar! Eyvahlar olsun!" daha arama butonuna basamadan telefon çalmaya başladı. "Alo anneci... Özür dilerim an... çok yorgu... uyuyup kalm... Şarjım bitm... Yorul... Anne..." Telefonun diğer tarafındaki ses sürekli aralara girmeye çalışan Cihan'ın cümlelerini umursamadan kendininkileri sıralıyordu. "Haklıs... özür dileri... biliyoru... polisle konuşac..." Annesi onu dinleyecek gibi değildi. Sürekli olarak korku, endişe ve öfke pompalanıyordu kulaklıktan. "Anne tamam! İlk uçakla dönüp her şeyi çözeceğim!" telefonu kapattıktan sonra bir rahatlama hissetti. Hemen sonrasında da bir vicdan azabı. Hayatında belki de ilk defa annesine sesini yükseltmişti. Döndüğünde gönlünü almak için bir yol bulmalıydı. Acaba nasıl bir hediye almalıydı? Kafasını kurcalayan diğer büyük soruyu cevaplayabildiğinde bu sorunun cevabını da verecekti. "Çiğdem Duman nereye kaybolmuştu?"

3 Mart 2017 Cuma

4. Bölüm

Foça'da aradığı yeri nihayet bulmuştu. Normalde şehir dışı seyahatlerinde önce oteline gidip birkaç saat uyur, sonra yola çıkardı. Ama uçaktaki kabustan sonra iner inmez bir araba kiralayıp gideceği yere gitmenin daha doğru olduğunu düşünmüştü. İzmir'in bir ucundan diğer ucuna gelip birkaç saat adres aradıktan sonra nihayet doğru kapının önünde durduğundan emin olabilmişti. Demir bahçe kapısının yanındaki kolonda asılı olan zile uzun uzun bastı. Ses gelmiyordu ama çaldığını umuyordu. Biraz sonra kocaman beyaz bir köpek kapıya geldi. Zilden haberdar olan bir canlının olması güzeldi tabii ama bunun iki ayağının üstüne yükseldiğinde kendi boyunu geçecek bir köpek olması biraz cesaret kırıcıydı. Hiç ses çıkarmadan öylece gözlerini dikip kendisine bakmakta olan hayvana öyle kilitlenmişti ki diğer taraftan gelip kapıya dayanan kişiyi fark edememişti.
"Kime baktın genç?" sorusuyla olduğu yerde sıçradı.
"Kusura bakmayın dalmışım. Avukat Cihan Akça ben. Tekin Bey ile görüşecektim ama..."
"Gel içeri." Kapıda duran adam 175 boylarında saçlarına ak düşmüş fakat yaşına göre hayli dinç görünen biriydi. Tekin baş komiserin resmini görmüştü fakat gördükleri 10 yıl önceki hali olduğundan pek emin olamıyordu. Kapı ağır ağır açılıyordu ama köpek yerinden bir milim dahi kıpırdamamıştı. Ev sahibi, Cihan'ın tereddütünden eğlenmiş gibi görünüyordu.
"Korkma, ısırmaz."
Zaten korktuğu şey ısırması değildi. Muhtemelen ısırmaya ihtiyaç duymadan bir lokmada yutabilecek kadar büyüktü hayvan. "Normalde köpek korkum yoktur ama tabi bu kadar iri olunca bir tereddüt yaşadım."
"Akbaş..." İçeri gidip ev sahibinin arkasından ilerlemeye başladı. Köpek de belirli bir mesafede kendilerini takip ediyordu.
"Efendim?"
"Köpeğin cinsini diyorum. Akbaş... İyi bir bekçi ve çoban köpeğidir. Aç mısın?"
"Yok teşekkür ederim yemek yemeyeceğim."
"İyi o zaman." İki katlı evin yan tarafında bulunan boş bir alana gelmişlerdi. Burada duvar dibinde duran kökleri siyah poşetlerin içinde ağaç fideleri duruyordu. Ev sahibi kendisine bir çift sarı çizme uzattı. "Al bunları giy."
Uzatılan çizmeleri ne olacağını bilmeden alıp giydi. Kafasını kaldırdığında ise küreğe benzer bir alet duruyordu burnunun önünde.
"Bunu da al şimdi şunları dikeceğiz."
"Ben pek anlamam bu işlerden ama..."
"Sadece elindeki aleti toprağa saplayıp ayağınla arkasına basacaksın. Bu kadar." Cihan ne olduğunu anlayamamıştı. Dava için bilgi almaya geldiği yerde bel ile çukur açıyordu. İlk çukuru açması hayli uzun sürmüştü. Belin ucunu toprağa düzgün saplayamamış, aletin adını da bilmediği için Tekin'in, beli dik tutması gerektiğine dair, verdiği direktife mana verememişti. Şimdi yedinci çukurdaydı ve bayağı bir şeyler öğrenmişti. Ama öğrenmek istediği konuyla ilgili değil.
"Tekin komiserim bir yandan da davayı konuşsak?"
"Neden aldın bu davayı?" dedi Tekin oturduğu yerden.
"Masum bir insanın hayatını kurtarmak, sonraki günlerini daha güzel geçirmesini sağlamak sizce de önemli değil mi? Adaletin tecelli ettiğini görmek istemez misiniz?"
"Bırak şimdi bu lafları!" diye elini salladı Tekin. "Sen bu dava için çok gençsin. Belli ki şöhret peşindesin. Ömer'i gördün mü sen hiç canlı canlı?"
Ömer Pehlivan'la bir kez karşılaşmıştı ve karşısında cesaretini toplayıp konuşabilmek için çok uzun süre beklemişti. "Evet, gördüm"
"Sen şu köpeği görüp içeri adım atamadın evladım. Ömer'i görüp bu davayı nasıl aldın?"
"Yani Ömer Pehlivan ile aile bağlarımız vardı. Şahit itiraf edince yeniden dava açma şansı doğdu. Bana gelip rica ettiler. Ben de masum bir insanı kurtarmak için kabul ettim."
"Hangi aile lan o? Yahu benim bildiğim Ömer'in ailesi heriften yaka silkmişti. Adamın boyu iki buçuk metre. İki buçuk metre insan mı olur Cihan?
"Dış görünüşünün biraz korkutucu olduğunu kabul ediyorum. Ama bu onun yaptığını göstermez."
"Sen devam et ben bir çay koyup geliyorum. Bilmediğin şeyler var."
Bilmediği şeyler vardı Cihan'ın, evet. Mesela ağaç dikmeyi bilmiyordu, şu anda neden ağaç diktiğini de bilmiyordu. o insanları kimin öldürdüğünü bilmiyordu ve bu saçma sapan davayı neden aldığını hiç bilmiyordu. Her bilmediği şeyi aklından geçirip daha hırsla vuruyordu toprağa. Biraz terapi de olmuştu aslında. Takım elbisesi batmıştı ama olsun. Valizi bagajda duruyordu nasılsa.
"Birazdan demlenir çay. Sen şimdiye kadar kimlerle konuştun?"
"Pek kimseyi bulamadım aslında. Çiğdem Hanım'dan defalarca randevu talep ettim ama görüşmedi."
"O zaten bir şey hatırlamadığını söylüyor. Başka?"
"Veysel Öz ile konuştum."
"Hah! O manyak seni bulmuştur kesin. Ne dedi cinlerden perilerden bahsetti mi?"
"Yani evet... Bir de İstanbul'daki tanıklardan bazıları işte. Muammer Işık, Aybike Karatepe, Hasan Polat ve Betül Özmen..."
"Yani hiç kimse... Şuradaki çukuru biraz daha derinleştir. Ben çayları doldurup geleyim."
Cihan, çukuru açarken oldukça güzel bir işçilik çıkardığına inanıyordu. Mükemmel yuvarlağa çok yaklaşmıştı ve anlamsız bir şekilde Tekin komiserin bunu fark edip takdir etmesini bekliyordu. O ise yapılan işi beğenmeyip biraz daha derinleştirmesini istemişti. Neden yapıyordu ki sanki bu işi? Soru sorup cevap almaya gelmişti buraya ama bunun yerine kendisini bahçe eşeleyip, sorulara cevap verir halde bulmuştu. Bu durum hoşuna gitmiyordu ama insanlara hayır diyememesinin ceremesini her zaman bir şekilde çekiyordu. İşte yine o kendini çok zayıf hissettiği anlardan birindeydi.
"İyi çalıştın delikanlı. Aferin! Gel biraz ara ver, çayını iç. Konuşalım." Çağrıya uyup gölgeliğin altındaki mavi boyalı tahta masaya geçtiler birlikte. Çay kaşıklarının büyülü sesi yorgunluğunun bir kısmını alıp götürmüştü bile şimdiden.
"Olayın üzerinden çok zaman geçti. Eminim konuştuğun hiç kimse seni güler yüzle karşılamamıştır. O çatlak avukat hariç." Çayından bir yudum alıp onaylama beklemediği konuşmasına devam etti. "Balat katliamı... Çalıştığım en zor olaylardan biriydi. Hatta en zoruydu. Mesleğimin zirvesinde bir adamdım ben. Bütün çetrefilli işleri alır, en fazla bir ayda çözüme kavuşturur, temizlerdim dosyayı. Bir ay ne demek biliyor musun sen? Evrak işlerim pırıl pırıldı. Amirlerin göz bebeğiydim. Ne oldu sonra? Her gün gazete manşetleri, bilmem neler... Manyağın biri derin devletin işi olabileceğini bile yazdı biliyor musun? Zengin kodaman bir herifin kızı vardı orada hani..."
"Pınar Sarrafoğlu..." diye tamamladı Cihan.
"Hah, o işte! Bununla eski hakimin oğlunun bir arada ne işi varmış? Diğer kızın da dayısı 3-5 sene içeride kalmış saçma sapan bir mevzudan. Onu da öğrenmişler, sonra onu da mafya diye yapıştırmışlar mı yazıya! Yargı-Ticaret-Mafya üçlemesi diye bir yazı patlattı orospu evladı... Tövbe estağfurullah! Ulan hiçbir şey de hiçbir şeye bağlanmıyor! Evin içinde çocuklarla tinercilerden başka kimsenin parmak izi yok. O bölgenin tinercilerini duman etti Yavuz. İlk tezimiz şöyleydi: Saldırganlar dört kişi... İçeriye dalıyorlar. Masanın etrafını sarıyorlar." Tekin komiser olayı oradaymış gibi yaşayarak anlatıyordu. "Para istiyorlar. Kamil zaten para vermiş ya önceden, bunlara çıkışıyor. Onun arkasında duran eleman boynunu kırıyor hemen. Sonra diğer iki oğlan savunmaya geçiyor. Biri yerdeki bira şişesini Murat'ın kafaya indiriyor, elinde kalan parçayı da saplayıveriyor. Diğeri Hüseyin'le boğuşuyor bu sırada. Kaçmaya çalışan kızları yakalıyorlar. Gamze'yi yıkık merdivenin yanında, Pınarı da arka bahçe kapısında öldürüyorlar. Çiğdem ile Cenk odaya kaçıp kurtulmaya çalışıyor. Biri kurtuluyor diğeri başaramıyor. Yavuz bunun üzerine gitti ilk. Rahmetli ne iyi bir oğlandı ya!"
"Öldü mü?"
"Öldü ya... Olay kapanmadan Ayşe ile beraber bir trafik kazası geçirdiler. İkisini de kaybettik. Onlardan sonra benim kafam dağıldı zaten. Dosyayı senden alıyoruz, dediler. Ben de ne haliniz varsa görün dedim. Sonra bir haftada kapattılar zaten."
"Başınız sağ olsun. Tinerciler diyordunuz?"
"Hah tinerciler..." Çayının dibini de içtikten sonra yeni bardağı doldururken devam etti. "Tinerciler dediğim üç-beş tane zavallı ergen çocuk. Kendi kolunu kaldırmaya mecali yok, bırak 7 tane genci öldürmeyi. Kalacak yerleri yok, o evi mesken etmişler. Zaten o gece de Kamil denen oğlan bunlara baya para vermiş, buraya gelmeyin, demiş. Bunların da canına minnet İstanbul'da delik mi yok?"
Cihan bir yandan notlarını alırken diğer yandan da yeni doldurulan çayını içiyordu.
"Peki başka şüpheli bulamadınız mı? Çocukların ailelerinin sorunlu olduğu insanlar mesela."
"Şu hakimin bütün eski dosyalarını Ayşe inceledi. içlerinde dikkat çeken hapisten yeni çıkan belalı tipler vardı. Hepsini takip ettik. Sorguya aldık. içlerinden iki tanesinin o gece için tanığı yoktu. Ayşe, bunların suç ortaklarıyla birlikte bu işi yaptığını düşünüyordu. O üç kişinin yeterli olduğuna emindi. Yani 'Kamil'in boynunu kıran ile Murat'ı öldüren aynı kişi.' diyordu."
"Onlar nasıl temize çıktı peki?"
"Bir tanesi mobeseye yakalanmış. Avukatı buldu görüntüleri. Öteki de karısını aldatıyormuş meğerse dostu çıktı ortaya. Ondaymış o gece."
"Sarrafoğlu'nun iş bağlantıları? İhaleleri?"
"Evladım, Tahsin Erdemir'in tek ayak üzerinde durma cezası verdiği eski öğrencilerini bile araştırdık. Yok... Zaten beni de dosyadan aldıktan sonra Ömer Pehlivan'ı buldular."
"Peki Ayşe ve Yavuz dediniz. Onların ölümleri olayla bağlantılı olamaz mı?"
"O kamyoncunun geçmişini sikeyim ben! Tövbe estağfurullah. Olaydan bir ay sonra Ayşe'nin sinirleri bozuldu. Kızcağız saçma sapan rüyalar görüyordu. Birkaç gün izin verdim. Edirne'ye gitmiş. 'Aklıma takılan bir şeyler var. Onların cevabını aramaya gidiyorum.' dedi. Dönüşte de Yavuz'u aramış. Birlikte dönerlerken kaza geçirdiler işte. Gece vakti karşı şeritten gelen kamyonla çarpıştılar. Orospu evladı direksiyon başında uyumuş. Kornaya uyanmış kendini kamyondan aşağı atmış. Olayı onun üzerine yıkacaktım. Gözüm dönmüş. İtiraf ettireceğim diye döve döve bitiremedim. Sonra açığa aldılar zaten."
"Rüya derken, nasıl rüyalar?" Rüya konusu ilgisini çekmişti Cihan'ın. Hele uçakta yaşadıklarından sonra.
"Ne bileyim ben. Anlatmadı. Yavuz'a anlatırdı böyle şeyleri."
"Edirne'de kiminle görüştüğünü biliyor musunuz?"
"Bilmiyorum. 'Trakya Üniversitesi' dedi Yavuz bir kere ama... Emin de değilim. Hadi bakalım demliği bitirdin. İşe devam!"
"Ben müsaade isteyeyim Tekin Bey. Çok yorucu bir yolculuk geçirdim. Otele gidip dinleneyim."
"Hangi otelde kalıyorsun?"
"Yani uçaktan inip direkt buraya geldim. Şimdi gidip bulacağım bir tane."
"Siktir et oteli! Geç, yukarıda oda var. Uyu dinlen."
"Ama nasıl olur?"
Tekin Cihan'ı orada kalması konusunda ikna etmişti. Cihan'ın da bu halde hiç direksiyon sallayası gelmemişti doğrusu. Birkaç saatlik bel sallamanın yorgunluğu ona deliksiz ve kabussuz bir uyku sağlamıştı.