3 Mart 2017 Cuma

4. Bölüm

Foça'da aradığı yeri nihayet bulmuştu. Normalde şehir dışı seyahatlerinde önce oteline gidip birkaç saat uyur, sonra yola çıkardı. Ama uçaktaki kabustan sonra iner inmez bir araba kiralayıp gideceği yere gitmenin daha doğru olduğunu düşünmüştü. İzmir'in bir ucundan diğer ucuna gelip birkaç saat adres aradıktan sonra nihayet doğru kapının önünde durduğundan emin olabilmişti. Demir bahçe kapısının yanındaki kolonda asılı olan zile uzun uzun bastı. Ses gelmiyordu ama çaldığını umuyordu. Biraz sonra kocaman beyaz bir köpek kapıya geldi. Zilden haberdar olan bir canlının olması güzeldi tabii ama bunun iki ayağının üstüne yükseldiğinde kendi boyunu geçecek bir köpek olması biraz cesaret kırıcıydı. Hiç ses çıkarmadan öylece gözlerini dikip kendisine bakmakta olan hayvana öyle kilitlenmişti ki diğer taraftan gelip kapıya dayanan kişiyi fark edememişti.
"Kime baktın genç?" sorusuyla olduğu yerde sıçradı.
"Kusura bakmayın dalmışım. Avukat Cihan Akça ben. Tekin Bey ile görüşecektim ama..."
"Gel içeri." Kapıda duran adam 175 boylarında saçlarına ak düşmüş fakat yaşına göre hayli dinç görünen biriydi. Tekin baş komiserin resmini görmüştü fakat gördükleri 10 yıl önceki hali olduğundan pek emin olamıyordu. Kapı ağır ağır açılıyordu ama köpek yerinden bir milim dahi kıpırdamamıştı. Ev sahibi, Cihan'ın tereddütünden eğlenmiş gibi görünüyordu.
"Korkma, ısırmaz."
Zaten korktuğu şey ısırması değildi. Muhtemelen ısırmaya ihtiyaç duymadan bir lokmada yutabilecek kadar büyüktü hayvan. "Normalde köpek korkum yoktur ama tabi bu kadar iri olunca bir tereddüt yaşadım."
"Akbaş..." İçeri gidip ev sahibinin arkasından ilerlemeye başladı. Köpek de belirli bir mesafede kendilerini takip ediyordu.
"Efendim?"
"Köpeğin cinsini diyorum. Akbaş... İyi bir bekçi ve çoban köpeğidir. Aç mısın?"
"Yok teşekkür ederim yemek yemeyeceğim."
"İyi o zaman." İki katlı evin yan tarafında bulunan boş bir alana gelmişlerdi. Burada duvar dibinde duran kökleri siyah poşetlerin içinde ağaç fideleri duruyordu. Ev sahibi kendisine bir çift sarı çizme uzattı. "Al bunları giy."
Uzatılan çizmeleri ne olacağını bilmeden alıp giydi. Kafasını kaldırdığında ise küreğe benzer bir alet duruyordu burnunun önünde.
"Bunu da al şimdi şunları dikeceğiz."
"Ben pek anlamam bu işlerden ama..."
"Sadece elindeki aleti toprağa saplayıp ayağınla arkasına basacaksın. Bu kadar." Cihan ne olduğunu anlayamamıştı. Dava için bilgi almaya geldiği yerde bel ile çukur açıyordu. İlk çukuru açması hayli uzun sürmüştü. Belin ucunu toprağa düzgün saplayamamış, aletin adını da bilmediği için Tekin'in, beli dik tutması gerektiğine dair, verdiği direktife mana verememişti. Şimdi yedinci çukurdaydı ve bayağı bir şeyler öğrenmişti. Ama öğrenmek istediği konuyla ilgili değil.
"Tekin komiserim bir yandan da davayı konuşsak?"
"Neden aldın bu davayı?" dedi Tekin oturduğu yerden.
"Masum bir insanın hayatını kurtarmak, sonraki günlerini daha güzel geçirmesini sağlamak sizce de önemli değil mi? Adaletin tecelli ettiğini görmek istemez misiniz?"
"Bırak şimdi bu lafları!" diye elini salladı Tekin. "Sen bu dava için çok gençsin. Belli ki şöhret peşindesin. Ömer'i gördün mü sen hiç canlı canlı?"
Ömer Pehlivan'la bir kez karşılaşmıştı ve karşısında cesaretini toplayıp konuşabilmek için çok uzun süre beklemişti. "Evet, gördüm"
"Sen şu köpeği görüp içeri adım atamadın evladım. Ömer'i görüp bu davayı nasıl aldın?"
"Yani Ömer Pehlivan ile aile bağlarımız vardı. Şahit itiraf edince yeniden dava açma şansı doğdu. Bana gelip rica ettiler. Ben de masum bir insanı kurtarmak için kabul ettim."
"Hangi aile lan o? Yahu benim bildiğim Ömer'in ailesi heriften yaka silkmişti. Adamın boyu iki buçuk metre. İki buçuk metre insan mı olur Cihan?
"Dış görünüşünün biraz korkutucu olduğunu kabul ediyorum. Ama bu onun yaptığını göstermez."
"Sen devam et ben bir çay koyup geliyorum. Bilmediğin şeyler var."
Bilmediği şeyler vardı Cihan'ın, evet. Mesela ağaç dikmeyi bilmiyordu, şu anda neden ağaç diktiğini de bilmiyordu. o insanları kimin öldürdüğünü bilmiyordu ve bu saçma sapan davayı neden aldığını hiç bilmiyordu. Her bilmediği şeyi aklından geçirip daha hırsla vuruyordu toprağa. Biraz terapi de olmuştu aslında. Takım elbisesi batmıştı ama olsun. Valizi bagajda duruyordu nasılsa.
"Birazdan demlenir çay. Sen şimdiye kadar kimlerle konuştun?"
"Pek kimseyi bulamadım aslında. Çiğdem Hanım'dan defalarca randevu talep ettim ama görüşmedi."
"O zaten bir şey hatırlamadığını söylüyor. Başka?"
"Veysel Öz ile konuştum."
"Hah! O manyak seni bulmuştur kesin. Ne dedi cinlerden perilerden bahsetti mi?"
"Yani evet... Bir de İstanbul'daki tanıklardan bazıları işte. Muammer Işık, Aybike Karatepe, Hasan Polat ve Betül Özmen..."
"Yani hiç kimse... Şuradaki çukuru biraz daha derinleştir. Ben çayları doldurup geleyim."
Cihan, çukuru açarken oldukça güzel bir işçilik çıkardığına inanıyordu. Mükemmel yuvarlağa çok yaklaşmıştı ve anlamsız bir şekilde Tekin komiserin bunu fark edip takdir etmesini bekliyordu. O ise yapılan işi beğenmeyip biraz daha derinleştirmesini istemişti. Neden yapıyordu ki sanki bu işi? Soru sorup cevap almaya gelmişti buraya ama bunun yerine kendisini bahçe eşeleyip, sorulara cevap verir halde bulmuştu. Bu durum hoşuna gitmiyordu ama insanlara hayır diyememesinin ceremesini her zaman bir şekilde çekiyordu. İşte yine o kendini çok zayıf hissettiği anlardan birindeydi.
"İyi çalıştın delikanlı. Aferin! Gel biraz ara ver, çayını iç. Konuşalım." Çağrıya uyup gölgeliğin altındaki mavi boyalı tahta masaya geçtiler birlikte. Çay kaşıklarının büyülü sesi yorgunluğunun bir kısmını alıp götürmüştü bile şimdiden.
"Olayın üzerinden çok zaman geçti. Eminim konuştuğun hiç kimse seni güler yüzle karşılamamıştır. O çatlak avukat hariç." Çayından bir yudum alıp onaylama beklemediği konuşmasına devam etti. "Balat katliamı... Çalıştığım en zor olaylardan biriydi. Hatta en zoruydu. Mesleğimin zirvesinde bir adamdım ben. Bütün çetrefilli işleri alır, en fazla bir ayda çözüme kavuşturur, temizlerdim dosyayı. Bir ay ne demek biliyor musun sen? Evrak işlerim pırıl pırıldı. Amirlerin göz bebeğiydim. Ne oldu sonra? Her gün gazete manşetleri, bilmem neler... Manyağın biri derin devletin işi olabileceğini bile yazdı biliyor musun? Zengin kodaman bir herifin kızı vardı orada hani..."
"Pınar Sarrafoğlu..." diye tamamladı Cihan.
"Hah, o işte! Bununla eski hakimin oğlunun bir arada ne işi varmış? Diğer kızın da dayısı 3-5 sene içeride kalmış saçma sapan bir mevzudan. Onu da öğrenmişler, sonra onu da mafya diye yapıştırmışlar mı yazıya! Yargı-Ticaret-Mafya üçlemesi diye bir yazı patlattı orospu evladı... Tövbe estağfurullah! Ulan hiçbir şey de hiçbir şeye bağlanmıyor! Evin içinde çocuklarla tinercilerden başka kimsenin parmak izi yok. O bölgenin tinercilerini duman etti Yavuz. İlk tezimiz şöyleydi: Saldırganlar dört kişi... İçeriye dalıyorlar. Masanın etrafını sarıyorlar." Tekin komiser olayı oradaymış gibi yaşayarak anlatıyordu. "Para istiyorlar. Kamil zaten para vermiş ya önceden, bunlara çıkışıyor. Onun arkasında duran eleman boynunu kırıyor hemen. Sonra diğer iki oğlan savunmaya geçiyor. Biri yerdeki bira şişesini Murat'ın kafaya indiriyor, elinde kalan parçayı da saplayıveriyor. Diğeri Hüseyin'le boğuşuyor bu sırada. Kaçmaya çalışan kızları yakalıyorlar. Gamze'yi yıkık merdivenin yanında, Pınarı da arka bahçe kapısında öldürüyorlar. Çiğdem ile Cenk odaya kaçıp kurtulmaya çalışıyor. Biri kurtuluyor diğeri başaramıyor. Yavuz bunun üzerine gitti ilk. Rahmetli ne iyi bir oğlandı ya!"
"Öldü mü?"
"Öldü ya... Olay kapanmadan Ayşe ile beraber bir trafik kazası geçirdiler. İkisini de kaybettik. Onlardan sonra benim kafam dağıldı zaten. Dosyayı senden alıyoruz, dediler. Ben de ne haliniz varsa görün dedim. Sonra bir haftada kapattılar zaten."
"Başınız sağ olsun. Tinerciler diyordunuz?"
"Hah tinerciler..." Çayının dibini de içtikten sonra yeni bardağı doldururken devam etti. "Tinerciler dediğim üç-beş tane zavallı ergen çocuk. Kendi kolunu kaldırmaya mecali yok, bırak 7 tane genci öldürmeyi. Kalacak yerleri yok, o evi mesken etmişler. Zaten o gece de Kamil denen oğlan bunlara baya para vermiş, buraya gelmeyin, demiş. Bunların da canına minnet İstanbul'da delik mi yok?"
Cihan bir yandan notlarını alırken diğer yandan da yeni doldurulan çayını içiyordu.
"Peki başka şüpheli bulamadınız mı? Çocukların ailelerinin sorunlu olduğu insanlar mesela."
"Şu hakimin bütün eski dosyalarını Ayşe inceledi. içlerinde dikkat çeken hapisten yeni çıkan belalı tipler vardı. Hepsini takip ettik. Sorguya aldık. içlerinden iki tanesinin o gece için tanığı yoktu. Ayşe, bunların suç ortaklarıyla birlikte bu işi yaptığını düşünüyordu. O üç kişinin yeterli olduğuna emindi. Yani 'Kamil'in boynunu kıran ile Murat'ı öldüren aynı kişi.' diyordu."
"Onlar nasıl temize çıktı peki?"
"Bir tanesi mobeseye yakalanmış. Avukatı buldu görüntüleri. Öteki de karısını aldatıyormuş meğerse dostu çıktı ortaya. Ondaymış o gece."
"Sarrafoğlu'nun iş bağlantıları? İhaleleri?"
"Evladım, Tahsin Erdemir'in tek ayak üzerinde durma cezası verdiği eski öğrencilerini bile araştırdık. Yok... Zaten beni de dosyadan aldıktan sonra Ömer Pehlivan'ı buldular."
"Peki Ayşe ve Yavuz dediniz. Onların ölümleri olayla bağlantılı olamaz mı?"
"O kamyoncunun geçmişini sikeyim ben! Tövbe estağfurullah. Olaydan bir ay sonra Ayşe'nin sinirleri bozuldu. Kızcağız saçma sapan rüyalar görüyordu. Birkaç gün izin verdim. Edirne'ye gitmiş. 'Aklıma takılan bir şeyler var. Onların cevabını aramaya gidiyorum.' dedi. Dönüşte de Yavuz'u aramış. Birlikte dönerlerken kaza geçirdiler işte. Gece vakti karşı şeritten gelen kamyonla çarpıştılar. Orospu evladı direksiyon başında uyumuş. Kornaya uyanmış kendini kamyondan aşağı atmış. Olayı onun üzerine yıkacaktım. Gözüm dönmüş. İtiraf ettireceğim diye döve döve bitiremedim. Sonra açığa aldılar zaten."
"Rüya derken, nasıl rüyalar?" Rüya konusu ilgisini çekmişti Cihan'ın. Hele uçakta yaşadıklarından sonra.
"Ne bileyim ben. Anlatmadı. Yavuz'a anlatırdı böyle şeyleri."
"Edirne'de kiminle görüştüğünü biliyor musunuz?"
"Bilmiyorum. 'Trakya Üniversitesi' dedi Yavuz bir kere ama... Emin de değilim. Hadi bakalım demliği bitirdin. İşe devam!"
"Ben müsaade isteyeyim Tekin Bey. Çok yorucu bir yolculuk geçirdim. Otele gidip dinleneyim."
"Hangi otelde kalıyorsun?"
"Yani uçaktan inip direkt buraya geldim. Şimdi gidip bulacağım bir tane."
"Siktir et oteli! Geç, yukarıda oda var. Uyu dinlen."
"Ama nasıl olur?"
Tekin Cihan'ı orada kalması konusunda ikna etmişti. Cihan'ın da bu halde hiç direksiyon sallayası gelmemişti doğrusu. Birkaç saatlik bel sallamanın yorgunluğu ona deliksiz ve kabussuz bir uyku sağlamıştı.

26 Ocak 2017 Perşembe

3. Bölüm

"Tamam anneciğim. Sıkı giyineceğim merak etme sen. Tamam bak bizim uçağın anonsu yapılıyor binmem lazım. İyi günler anneciğim." Telefonu kapatırken yüzünde şefkatli bir gülümseme vardı. Annesini çok severdi Cihan. Babasını da tabi... 28 yıldır onlarla birlikte yaşıyordu. Nadiren şehir dışına çıkardı. Tabii öyle durumlarda annesi de kendisinden uzakta hayatta kalabilmesi için gerekli talimatları verirdi. Özlüyordu kadıncağız ne yapsın. Babası arada 'Rahat bırak şu çocuğu, büyüdü artık o!' dese de kendisi de dayanamaz o da fırsat buldukça arar, bir ihtiyacı olup olmadığını sorardı. Ebeveynlerin gözünde çocukları hiç büyümüyor, derler ya. İşte 28 yaşında koca bir çocuktu Cihan. Hiç giyim mağazasına gitmemişti henüz. Annesi onun bedenini bilir ona uygun olan kıyafetleri seçip getirirdi. Yemek yapmak şöyle dursun çay bile koymayı bilmiyordu. Hatta 12 yaşına kadar kendi kendine yemek yememişti. Hep annesi yedirirdi. Firdevs Hanım evladının hayatını kolaylaştırmak için elinden geleni yapmıştı. İş başvurularına bile yanında gidiyordu. Nihayet çocuğu kendi işini kurmak istediğinde elbette ona destek olup bileziklerinden birkaçını bozdurmuştu. Bir de evlendirebilseydi doğru düzgün birisiyle... 'Mesela şu sarışın hostes hiç fena değil.' diye geçirdi aklından. Hizmet sektöründe hesaba dahil olan tebessümleri üzerine alınma huyu vardı. Her zaman kibarca karşılık verirdi. Koridor kenarındaki yerine geçtikten sonra sarışın kıza bir süre daha tebessüm etmeye karar verdi. Kaçış kapılarını anlatırken kendisine ters ters bakıp gözlerini devirdiğinde de en iyisinin uyumak olduğunu düşündü.
Uykuya daldığında önce sarışın kabin memurunun aslında koridorun diğer tarafında oturan orta yaşlı İngiliz'le ilişkisi olduğunu gördü. Kız bu itirafı kordonda bir balık restoranında ağlayarak yapıyordu. Bu sırada o aldatılan kendisi değilmiş gibi kızı teselli ederek, ortaya bir midye tabağı sipariş etmeyi teklif ediyordu. O sırada rakısını tazelemekte olan garson bu fikre karşı çıktı. "Midye mi? Kaç kere dedim sana öyle sağlıksız şeyler yeme diye! Denizin bütün atıkları onların içinde birikiyor!"
"Anne! Senin ne işin var burada?" bir yandan rüyada olduğunu kendine fısıldıyor olsa da rüyanın senaryosu icabı bazı soruları sormaktan da kendini alamıyordu.
"Burada çalışıyorum ben. Beni bırakıp İzmir'lere geleceksin, ben de İstanbul'da kös kös oturacak mıydım? İş buldum geldim arkandan."
"Anne sadece iki günlüğüne geldim. Babam nerede?"
"Cihan, burada sana çok önemli bir şey anlatıyorum fakat görüyorum ki sen bununla hiç ilgilenmiyorsun. Belki de mutluluğu Filip'te aramamın nedeni budur? O beni hep dinliyor!"
"Ne ilgisi var hayatım? Ben seni tabii ki dinliyorum. Ama annem..."
"Hesabınız efendim!" Bu başka bir garsondu. Annesi ortadan kaybolmuştu.
"Hesap mı? Biz hesap istemedik ki! Annem nereye gitti?"
"Geç oldu artık kapatıyoruz. Firdevs Hanım'ın da çıkışını verdik. Bütün gün müşterilerin midye yemesini engellemeye çalıştı."
"Allah'ım ne kadar saçma bir rüya! Yuh! Bu hesap ne? Rüyada bile yapılmaz!"
"Arzu ederseniz pos cihazı getirebiliriz."
"Canım sen taksiyle eve git. Ben de geleceğim. Evde konuşalım. Hesabı içeride halledeyim."
"Gerek yok Cihan. Filip beni alacaktı zaten. Ona gidiyorum bu akşam yarın konuşuruz."
"Hay Filip'e..."
"Kasaya kadar eşlik edeyim."
Kasada parasının çıkmadığını söylediğinde üzerindeki her şeyi aldılar. 'Her şey' derken gerçekten 'her şey'den bahsediyorum. Çırılçıplak bir şekilde gecenin ikisinde İzmir'in göbeğinde kalakalmıştı. Çıplak kaldığı rüyaları çok görürdü aslında ama bir türlü alışamamıştı. Önce Filip'ten kendisini otele bırakmasını isteyecekti. Fakat restorandan çıktığında Filip yoktu. Adını bilmediği sarışın kız da kaybolmuştu. 'Belki gerçekten de kızın dediği gibi ona yeterli ilgiyi göstermemişimdir.' diye geçirdi aklından. Sonra Restoran kapısında bir fayton durdu. Arabacı kendisini tanıyormuş gibi içeriye çağırdı. Otelin adını söyleyerek arkaya doğru yürüdü. Nedense durumu hiç yadırgamamıştı. 'Belki de sürekli böyle çıplakları topluyorlardır da ondan garip gelmemiştir.' diye düşünüp arabaya bindi. Her tarafı açık olan faytonlardan değildi bu. Kapalıydı ve camlarda perde bile vardı. Çıplaklık duygusundan perdelerle kurtulacağına sevinirken bir de karşı koltukta bırakılmış giysileri fark etti. Biraz eski tarz giysilerdi ama daha iyi bir seçeneği olmadığı için giyindi hepsini. Bir müddet yol almışlardı ki büyük bir gürültünün içinde buldular kendilerini. Araba durdu ve kafasını çıkardı. Gördüklerine inanamıyordu.
1826 senesinin İstanbul'undaydı. Et meydanı olduğunu biliyordu. Her zamanki saçma sapan rüyalarında olduğu gibi kaynağı belirsiz bir brifing yüklenmişti bile beynine. O kadar yolu faytonla nasıl gelmişti hiçbir fikri yoktu. Fakat bunu düşünecek hali de yoktu. Sokaklarda sahipsiz parmaklar, ayaklar, gövdeler boylu boyunca uzanmaktaydı. Her pencerede bir tüfek patlıyor, her duvar arkasında bir ok yayından boşanıyor, her köşebaşında bir kılıç bir kelleyi bir gövdeden ayırıyordu. 18 sene önceki gibi değildi hiçbir şey. O zamanki ulema Sultan'ı ikna etmişti. Yeniçerinin de eli kolu bağlıydı çünkü tahta geçirebilecekleri bir şehzade yoktu. Mevlevi dedelerinden birini geçirmek fikrini de kimseye kabul ettiremezlerdi. Sultan da bu çaresizlikleri içinde onları rahat bırakıp Avrupa tipi yeni ordularını hazırlamaya başlamıştı. Fakat sarayda henüz yetişkin bir şehzade olmaması ve 18 yıl önce katledilen maktul padişah Mustafa'nın şehzadesinin yeniçeri ocağında saklandığı dedikoduları Sultan'ı harekete geçmeye zorlamıştı. Sonuç olarak da Et Meydanı'nı kasap tezgahına çevirmişti.
Cihan, olduğu yerde dona kalmış, yüzlerce insanın birbirini öldürmesini seyrediyordu. Bugüne kadar ki en kötü kabusunda evine hırsız giriyordu. Fakat bu vahşet bambaşka boyuttaydı. Birden top atışları duyulmaya başladı. Haliç'te demirli gemiler şehri top atışına tutmuştu. Sultan o denli bitirmek istiyordu demek ki yeniçeriyi bu kez. Şehirde kimin öleceğini umursamadan bir itlafa girişmişti. Birden bire etrafında beliren 9-10 kişilik korkunç görünümlü yeniçeri kendisini aralarına kattıkları gibi koşmaya başladılar. Arkasında kıyamet kopuyor fakat o koşturuyordu. Sahi, kıyametten koşarak kaçmak mümkün müydü? Yakına müthiş bir gürültüyle düşen bir top güllesi etrafındakileri de kendisini de bir tarafa doğru savurdu.
"Beyefendi! Beyefendi! İyi misiniz?"
Nihayet uyanmıştı demek! Çığlık attığını fark etti. Utanamayacak kadar çok korkmuştu. Terden sırılsıklam olmuştu. Başında az evvel kendisinden ayrılıp Filip'e kaçan kız vardı. Koltukta o kadar küçülmüştü ki minder arasına kaçmış leblebi gibi hissediyordu kendini. Biraz büyüyebilse su isteyecekti. Ağzından istemsiz belli belirsiz bir kelime çıktı. Hemen onun yanında ingilizce doktor olduğunu söyleyerek beliren gözlüklü herif şaşırmış gibi yüzüne bakıyordu. Yabancı doktoru ve koltuk komşusu Filip, Cihan'ı muayene ederken su istemek için tekrar kısık sesiyle aynı ismi fısıldadı. Filip ne istediğini anlayıp kabin memuruna su getirmelerini söylemişti ama bu yabancının adını nereden bildiğini bir türlü anlayamamıştı. Cihan suyunu içtikten sonra gerçek hayata adapte olmaya başlamış, kalp atışları normale dönmüştü. Şimdi artık utanabilir ve diğer yolculardan özür dileyebilirdi. Bir yandan da sevgili Filip'e adını nereden bildiğini açıklaması gerekiyordu. "'Adama rüyamda sarışın hostesle çıkıyordunuz' denmez ki!"diye geçirdi aklından. Sonra kabin memurunun ona kahve ikram edişindeki flörtöz tavrı görünce iyiden iyiye delirdiğini düşündü. İzmir'e inene kadar da bir daha gözlerini kırpmadı.